Türkiye dünyanın en aktif deprem kuşaklarından birinde yer alıyor. Coğrafi gerçeklik değiştirilemez; ancak bu gerçeğe karşı alınacak önlemler tamamen insan iradesine bağlıdır. 1999 Marmara Depremi, milyonlarca vatandaşa deprem tehlikesinin ne kadar büyük olduğunu hatırlatmış binlerce insanımızın hayatını kaybetmesine ve on binlercesinin yaralanmasına neden olmuştur. Depremin yarattığı büyük yıkım, o günlerde ülke gündemini tamamen değiştirmiş toplumda derin izler bırakmıştır. Bu felaketin ardından atılan en önemli adımlardan biri ise kentsel dönüşüm fikrinin gündeme gelmesi olmuştur.
Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri, bilimsel gerçeklerin gölgesinde yürütülmesi gereken meselelerin çoğu zaman siyasete ve ideolojik kavgaya kurban edilmesidir. Kentsel dönüşüm bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Depremin yıkıcı etkisi ortadayken, toplumun güvenli yaşam alanlarına kavuşması gerekirken, bazı kesimler bu sürecin önüne adeta set çekmiştir.
En tartışmalı noktalardan biri, bilirkişi sıfatıyla rapor hazırlayan bazı akademisyenlerin ve mühendislerin tavrıdır. 40–50 yıl önce, o dönemin mühendislik teknolojileriyle yapılmış ve günümüz standartlarından fersah fersah uzak binalara “sağlam” raporları verilmiştir. Bu raporların amacı, gerçekte bilimsel bir değerlendirme sunmak değil; kentsel dönüşüme karşı açılan davalara dayanak oluşturmaktır. Bu şekilde hukuki süreçler işletilmiş, projeler ya iptal edilmiş ya da yıllarca askıda kalmıştır. Oysa bilim, gerçeği söyleme cesaretini gösteremediğinde topluma fayda değil, zarar verir.
2023 Kahramanmaraş merkezli deprem, kentsel dönüşümün ertelenmesinin ne kadar ağır sonuçlar doğurduğunu gösterdi. Hatay’da, mahalle sakinlerinin eylemleri ve açılan davalar sonucunda yıllarca yenilenemeyen binalar, depremle birlikte adeta mezara dönüştü. Binlerce insan göçük altında kaldı, yüzlercesi hayatını kaybetti. Bu tablo, “rant” söylemleriyle, siyasi karşıtlıklarla veya duygusal manipülasyonlarla engellenen projelerin nasıl bir felakete yol açtığının en açık kanıtıdır.
Benzer bir hikâye İstanbul’un Tozkoparan semtinde yaşandı. Yıllardır riskli olduğu bilinen konutlarda başlatılan dönüşüm süreci, mahkeme kararlarıyla durduruldu. Siyasi partiler, kanaat önderleri ve bazı medya organları bu projeyi adeta bir propaganda malzemesine dönüştürdü. Oysa Tozkoparan’da yaşayan vatandaşların güvenli konutlara kavuşması yıllar boyunca engellendi. Kaybolan bu zamanın bedeli, olası İstanbul depreminde çok ağır olabilir.
Kentsel dönüşüm projelerine karşı çıkanların en sık kullandığı argümanlardan biri “rantsal dönüşüm” söylemidir. Elbette her projede olduğu gibi kentsel dönüşümde de yanlış uygulamalar, şeffaf olmayan süreçler olabilir. Ancak bu yanlışları gerekçe göstererek bütün bir dönüşüm sürecini baltalamak, aslında halkın can güvenliğini hiçe saymak anlamına gelir. Deprem geldiğinde hiçbir siyasi liderin, hiçbir ideolojik grubun, hiçbir mahkeme kararının enkaz altında kalan insanlara faydası olmayacaktır.
Bilim insanlarının neredeyse tamamı, İstanbul’da büyük bir depremin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Üstelik bu deprem, yalnızca İstanbul’u değil, Türkiye’nin ekonomisini ve sosyal düzenini de doğrudan etkileyecek. Çünkü İstanbul yalnızca 16 milyon insanın yaşadığı bir şehir değil; aynı zamanda Türkiye’nin kalbi, ticaretin, üretimin ve finansın merkezi.
Peki, İstanbul böyle bir depreme hazır mı? Cevap maalesef hayır. 2000 yılı öncesinde yapılan yüzbinlerce bina hâlâ ayakta ve içinde milyonlarca insan yaşıyor. Bu binaların çoğu, bugünün deprem yönetmeliklerine göre değil 2000 yılı öncesi koşullara göre inşa edildi. Yani risk son derece büyük.
Bu noktada atılması gereken adım çok net: 2000 yılı öncesinde yapılmış tüm binalar acilen kentsel dönüşüme tabi tutulmalıdır. Çünkü bu binaların bir kısmı mühendislik hizmeti bile almadan, denetimsiz şekilde inşa edilmiştir. Aradan geçen yıllarda malzeme yorgunluğu, korozyon, zemin sorunları da eklenince risk katlanarak büyümüştür.
Bugün hâlâ kentsel dönüşüme karşı çıkanların gözden kaçırdığı nokta şudur: Deprem, siyaset üstü bir gerçektir. İnsan hayatı hiçbir ideolojiden, hiçbir çıkar grubundan ve hiçbir popülist söylemden daha önemsiz olamaz. Kentsel dönüşüm bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Türkiye’de kentsel dönüşüm sürecinin önünde duran en büyük engellerden biri de, yıllarca toplumun yanlış tartışmalarla meşgul edilmesidir. Kendilerine “aydın” diyen bazı kişiler, siyasilerle birlikte, yıllarca “toplanma alanları vardı, yoktu” tartışmasını gündeme taşıdılar. En çok kullanılan söylemlerden biri de “AKP toplanma alanlarını sattı” iddiasıydı. Oysa bu tartışmalar yılları tüketti ve asıl sorunun üzerini örttü: Bir insan, toplanma alanına gidebilmek için önce evinden sağlıklı şekilde çıkabilmelidir. Eğer eviniz 2000 yılı önce yapılmış ve depreme dayanıklı değilse, toplanma alanına ulaşmanız zaten mümkün değildir. Öncelik, insanların oturdukları binaların sağlam olmasıdır.
Türkiye’de bugünkü kentsel dönüşüm ihtiyacını doğuran temel sorun, 1970’li yıllarda başlayan kontrolsüz gecekondu furyasıdır. Başlangıçta tek katlı ve basit barınaklar şeklinde ortaya çıkan gecekondu yapıları, kısa sürede üç katlı, beş katlı ve hatta çok katlı binalara dönüştü. İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde devlet arazileri, yerli vatandaşların atadan kalma toprakları yağmalandı ve plansız yapılaşma adeta normalleştirildi. İstanbul, Okmeydanı bölgesi, Ümraniye Mustafa Kemal Eski İsmi 1 mayıs mahallesi, Ihlamurkuyu, Ademyavuz, Sultangazi , Gazi mahallesi, Sultanbeyli gibi birçok bölge.
Bu dönemde siyasi söylemler ve popülist politikalar da çarpık yapılaşmayı teşvik etti. Özellikle Bülent Ecevit’in “Toprak işleyenin, su kullananın” gibi sloganlarla desteklenen politikaları, şehirlerin dört bir yanında deniz kumu ve düşük kalite malzemeyle inşa edilen çok katlı yapıları ortaya çıkardı. Bugün televizyonlarda bilim insanlarının “Betonun içinde midye çıktı, deniz kumu kullanılmış sözleri hayatın gerçeklerini örtüşmüyor. O zamanlarda İstanbul da ve Türkiye’nin her yerinde denizden çıkan çakıl ve kum dan yapılan beton kullanılırdı. İşte o dönemin teşvik edilen çarpık kentleşmesinin doğrudan sonucudur.
1970’ler ve 1990’lı yıllar boyunca Türkiye’de kaçak yapılaşma dönemi yaşandı. İnsanlar rüşvet vererek imar planı dışında binalar dikti, belediyeler ise çoğu zaman buna göz yumdu. Bu sürecin sonunda şehirler plansız, güvensiz ve altyapısız bir şekilde büyüdü. Ne yazık ki bugün kentsel dönüşüme en sert şekilde karşı çıkan kesimlerin bir bölümü, geçmişte gecekonduyu teşvik eden ve kaçak yapılaşmaya göz yuman zihniyetin devamıdır.
Geçmişte belediyeleri yönetenlerin büyük çoğunluğu, şehirleri planlı şekilde büyütmek yerine günü kurtaran politikalarla hareket etti. İmar planları hazırlanmadı, uzun vadeli vizyon ortaya konulmadı. Belediyecilik, halkın can güvenliğini sağlamak yerine, seçim kazanmaya yönelik bir “başkancılık oyunu”na dönüştürüldü. Bunun bedeli ise bugün milyonlarca insanın riskli yapılarda yaşaması oldu.
1. Kentsel dönüşüm neden bu kadar önemli?
Çünkü Türkiye aktif deprem kuşağında yer alıyor. 2000 yılı öncesinde yapılan milyonlarca bina bugünün yönetmeliklerine uygun değil. Kentsel dönüşüm, insanların yaşadığı binaları güvenli hale getirmenin tek yoludur.
2. “Rantsal dönüşüm” ile kentsel dönüşüm aynı şey mi?
Hayır. Rant amacıyla yapılan yanlış projeler olabilir, ancak kentsel dönüşümün temel amacı insanların can güvenliğini sağlamaktır. Yanlış uygulamaları düzeltmek gerekir; fakat bu gerekçe ile tüm dönüşüm sürecini reddetmek, toplumu büyük risk altında bırakır.
3. Eski binalar neden bu kadar riskli?
Birçok bina mühendislik hizmeti almadan, denetimsiz şekilde yapılmıştır. Ayrıca kullanılan malzemeler (deniz kumu, düşük kaliteli çimento, paslanmış demir) ve yılların getirdiği yıpranma binaları daha da zayıflatmıştır. Bu yüzden depremde yıkılma ihtimalleri çok yüksektir.
4. Kentsel dönüşüm sürecini kim engelliyor?
Bazen siyasi çekişmeler, bazen ideolojik gruplar, bazen de bireysel çıkarlar dönüşümün önüne geçiyor. Ayrıca, “sağlam raporu” skandallarıyla binaların yenilenmesi hukuki süreçlerle yıllarca ertelenebiliyor.
5. İstanbul depremine hazır mıyız?
Ne yazık ki değiliz. İstanbul’da yüzbinlerce bina riskli durumda. Olası büyük bir deprem yalnızca can kaybına değil; Türkiye ekonomisine de ağır darbe vuracaktır.
6. Toplanma alanları neden tartışma konusu oldu?
Yıllarca “toplanma alanları vardı, yoktu” tartışması yapıldı. Oysa asıl mesele, insanların önce evlerinden sağlıklı şekilde çıkabilmesidir. Eğer bina çökerse, toplanma alanına ulaşmak zaten mümkün olmaz.
7. Gecekondular bugünkü sorunun kaynağı mı?
Evet. 1970’lerde başlayan kontrolsüz gecekondu furyası, sonraki yıllarda çarpık kentleşmeye dönüştü. Devlet arazileri işgal edildi, deniz kumu ve düşük kalite malzemeyle çok katlı binalar yapıldı. Bugünkü dönüşüm ihtiyacının kökeni bu süreçtir.
8. Belediyelerin bu süreçte sorumluluğu nedir?
Geçmişte belediyeler uzun vadeli planlama yapmadı, imar düzenlemeleri göz ardı edildi, rüşvet ve kaçak yapılaşmaya göz yumuldu. Bugün milyonlarca insanın riskli yapılarda yaşamasının en büyük nedeni bu ihmallerdir.
9. Kentsel dönüşüm herkesi kapsayacak mı?
Öncelikli hedef 2000 yılı öncesinde yapılmış tüm binalardır. Ancak uzun vadede, deprem yönetmeliğine uygun olmayan her yapının yenilenmesi gerekecektir. Bu bir lüks değil, zorunluluktur.
10. Vatandaşlar bireysel olarak ne yapmalı?
Öncelikle binalarının risk durumunu tespit ettirmeli, ardından dönüşüm için sürece aktif olarak katılmalıdırlar. Ayrıca, siyasi veya ideolojik tartışmalara kapılmadan, önceliğin can güvenliği olduğunu unutmamalıdırlar.
EMLAK DERGİSİ