6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Kahramanmaraş merkezli depremler, Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük afetlerden biri olarak hafızalara kazındı. On binlerce can kaybına yol açan bu felaket, yalnızca doğal bir olay olmanın ötesinde; yapılaşma politikaları, denetim mekanizmaları ve özellikle 2000 yılı öncesinde inşa edilen binaların taşıdığı riskleri bir kez daha acı şekilde gözler önüne serdi.
Deprem sonrasında ortaya çıkan tablo, mühendislik standartlarının yeterince uygulanmadığı, zemin etütlerinin çoğu zaman göz ardı edildiği ve ekonomik kaygıların güvenliğin önüne geçtiği bir yapı stokunun hâlâ büyük ölçüde hayatımızın içinde olduğunu gösterdi. Özellikle eski yönetmeliklere göre yapılmış betonarme yapılar, sarsıntıya karşı beklenen direnci gösteremedi; birçok bina saniyeler içinde çöktü veya ağır hasar aldı.
Bu durum, yıllardır dile getirilen “riskli yapı gerçeği”nin artık ertelenemez bir sorun olduğunu kanıtladı. Kentsel dönüşümün yavaş ilerlemesi, bina güçlendirme çalışmalarının yeterince teşvik edilmemesi ve toplumda deprem bilincinin istenen seviyeye ulaşmaması, felaketin boyutlarını daha da ağırlaştırdı.
Bu makalede, 6 Şubat 2023 depremlerinin ortaya koyduğu yapısal zaaflar ele alınacak; özellikle 2000 yılı öncesi yapıların neden büyük risk taşıdığı, geçmişten bugüne alınmayan dersler ve gelecekte benzer acıların yaşanmaması için atılması gereken adımlar kapsamlı şekilde incelenecektir.
Türkiye’de yapı güvenliği açısından 2000 yılı bir kırılma noktasıdır. Bu tarihten önce inşa edilen yapıların büyük bölümü, günümüz deprem mühendisliği ilkeleriyle örtüşmeyen mevzuatlara göre yapılmıştır. En temel sorunlar şu başlıklarda toplanmaktadır:
Türkiye’de özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde 1970’li yıllarda “toprak işleyenin, su kullananın” anlayışıyla teşvik edilen gecekondulaşma süreci, zamanla kontrolsüz bir yapılaşmaya dönüştü. İlk etapta barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla ortaya çıkan bu yapılar, ilerleyen yıllarda rüşvet ve usulsüzlüklerle apartmanlara çevrildi.
Özellikle 1985 ile 2000 yılları arasında kaçak yapılaşma adeta zirve yaptı. Bu dönemde birçok belediyede denetimler zayıfladı, inşaat izinleri rüşvet karşılığında verildi ve neredeyse herkes müteahhitliğe soyundu. Sağlam mühendislik hizmeti almadan, zemin etüdü yapılmadan yükselen bu binalar bugün 3-5 katlı olmasına rağmen ayakta durmakta zorlanıyor.
Daha da tehlikelisi, bu yapıların bir kısmının hâlâ “sağlam” sanılmasıdır. Oysa o dönemde beton çoğu zaman elle karılıyor, sonrasında beton makinelerine geçildiğinde ise bir torba çimentoyla olması gereken iki kazan beton yerine üç-dört kazan beton çıkaranlar oluyordu. Yani malzemeden çalınarak üretilen, dayanımı düşük betonlarla inşa edilen yapılar yıllarca insanların yaşam alanı haline geldi.
İşte bugün karşı karşıya olduğumuz büyük riskin temelinde, o yılların kontrolsüzlüğü, rüşvet düzeni ve mühendislikten uzak yapılaşma anlayışı yatmaktadır.
Geçmişteki plansız ve denetimsiz yapılaşma anlayışı, 6 Şubat depremlerinde çok net bir şekilde sonuçlarını gösterdi. Özellikle 1970–2000 yılları arasında inşa edilen binaların büyük bölümü, taşıyıcı sistem zayıflıkları ve düşük malzeme kalitesi nedeniyle ilk sarsıntılarda çöktü.
Kolon kesme uygulamaları, dükkân açmak için zemin katların boşaltılması, kaçak kat çıkılması ve projeye aykırı tadilatlar, zaten zayıf olan yapıların deprem karşısında tamamen savunmasız kalmasına yol açtı. Bugün hâlâ birçok şehirde benzer riskleri taşıyan on binlerce bina bulunuyor.
Özellikle İstanbul, Ankara ve İzmir gibi yoğun nüfuslu metropollerde, 2000 yılı öncesi yapı stoğu oldukça fazladır. Bu şehirlerde milyonlarca insan, geçmişin ihmalleriyle inşa edilmiş binalarda yaşamaya devam etmektedir.
Uzmanlar, bu yapıların büyük bir kısmının olası büyük depremlerde ağır hasar göreceğini veya tamamen yıkılacağını defalarca dile getirmesine rağmen, dönüşüm süreci istenen hızda ilerlememektedir. Ekonomik kaygılar, bürokratik süreçler ve toplumsal direnç, riskli yapıların varlığını sürdürmesine neden olmaktadır.
Toplumda yaygın olan en büyük yanlışlardan biri, yıllardır ayakta duran bir binanın otomatik olarak sağlam olduğu düşüncesidir. Oysa bir yapının bugüne kadar yıkılmamış olması, depreme dayanıklı olduğu anlamına gelmez.
Birçok eski bina:
Güncel deprem yönetmeliklerine uygun değildir
Beton dayanımı çok düşüktür
Taşıyıcı sistem düzensizlikleri içerir
Zemin koşulları dikkate alınmadan inşa edilmiştir
Bu nedenle büyük depremlerde “ilk çöken” yapıların önemli bir bölümü eski yapı stokundan çıkmaktadır.
Her riskli bina için tek çözüm yıkım değildir. Bazı yapılar, doğru mühendislik hesaplarıyla güçlendirilerek güvenli hale getirilebilir. Ancak birçok eski bina için güçlendirme maliyeti, yeni bina yapımına yakın seviyelere çıkmaktadır.
Bu noktada uzmanların genel yaklaşımı şöyledir:
Hafif ve orta riskli binalar için güçlendirme
Ağır riskli yapılar için yıkım ve yeniden inşa
Ancak hangi seçeneğin uygulanacağı mutlaka teknik raporlarla belirlenmelidir.
Kentsel dönüşüm yalnızca devletin veya belediyelerin sorumluluğu değildir. Vatandaşların da riskin farkında olması ve sürece destek vermesi hayati önemdedir.
“Binamız eski ama şimdiye kadar bir şey olmadı” anlayışı terk edilmedikçe, dönüşüm hızlanamayacak ve her büyük depremde benzer acılar yaşanmaya devam edecektir.
Türkiye’de yapı denetim sisteminin kurumsal bir yapıya kavuşması ancak 2000’li yılların başında mümkün olabildi. Öncesinde inşa edilen binaların büyük bölümü, bağımsız teknik kontrol mekanizmalarından yoksun şekilde tamamlandı. Proje çizimleri çoğu zaman sahada uygulanmadı, beton kalitesi ölçülmedi ve mühendislik hizmetleri kâğıt üzerinde kaldı.
Bugün yürürlükte olan denetim sistemi geçmişe kıyasla daha güçlü olsa da, eski yapı stokunun yarattığı risk hâlâ en büyük sorun olarak karşımızda durmaktadır. Yeni binalar daha güvenli inşa edilse bile, milyonlarca insan hâlâ eski ve riskli yapılarda yaşamaktadır.
Kentsel dönüşüm, çoğu zaman sadece yeni bina üretme projesi olarak algılanmaktadır. Oysa asıl amaç, güvenli ve sürdürülebilir şehirler oluşturmaktır. Ancak uygulamada bazı hatalar süreci yavaşlatmaktadır:
Sadece rant değeri yüksek bölgelerin önceliklendirilmesi
Risk düzeyi yüksek ama ekonomik getirisi düşük alanların ihmal edilmesi
Vatandaşlara yeterli bilgilendirme yapılmaması
Sosyal boyutun göz ardı edilmesi
Bu yaklaşım, gerçek tehlikenin bulunduğu birçok bölgede dönüşümün yıllarca gecikmesine yol açmaktadır.
Bir binanın depreme karşı riskli olup olmadığını anlamak için mutlaka uzman raporu gerekir. Ancak bazı temel göstergeler uyarı niteliği taşır:
Bu soruların birçoğuna “evet” cevabı veriliyorsa, binanın mutlaka teknik incelemeden geçmesi gerekir.
2000 yılı öncesi yapılan binalar neden daha tehlikelidir?
Bu dönemde deprem yönetmelikleri yetersizdi, zemin etütleri çoğu zaman yapılmadı ve yapı denetimi etkin değildi. Ayrıca düşük kaliteli beton ve hatalı taşıyıcı sistemler yaygındı.
Eski bir binanın sağlam olup olmadığı nasıl anlaşılır?
Gözle yapılan değerlendirmeler yeterli değildir. Karot testi, zemin incelemesi ve statik analiz içeren teknik raporlar ile binanın gerçek durumu ortaya konur.
Yıllardır ayakta duran bina depreme dayanıklı sayılır mı?
Hayır. Bir yapının bugüne kadar yıkılmamış olması, gelecekteki büyük depremlere dayanabileceği anlamına gelmez. Birçok eski bina büyük sarsıntılarda ilk çöken yapılar arasında yer almaktadır.
Kentsel dönüşüm herkes için zorunlu mu?
Riskli yapı olarak tespit edilen binalar için dönüşüm yasal bir gerekliliktir. Amaç vatandaşın güvenliğini sağlamaktır.
Güçlendirme her bina için yeterli çözüm olur mu?
Bazı yapılar güçlendirme ile güvenli hale getirilebilir. Ancak ağır hasarlı veya yapısal olarak zayıf binalarda yıkım genellikle daha doğru bir çözümdür.
Kaçak katlar ve kolon kesmeleri deprem riskini ne kadar artırır?
Bu tür müdahaleler binanın taşıyıcı sistemini doğrudan zayıflatır ve deprem sırasında çökme riskini kat kat artırır.
Kentsel dönüşüm süreci neden yavaş ilerliyor?
Uzlaşma sorunları, ekonomik kaygılar, bürokrasi ve toplumdaki “bize bir şey olmaz” algısı süreci yavaşlatan başlıca nedenlerdir.
Devletin dönüşüm için sunduğu destekler yeterli mi?
Kira yardımı, kredi ve çeşitli teşvikler bulunsa da artan inşaat maliyetleri nedeniyle bazı bölgelerde yetersiz kalabilmektedir.
Deprem sonrası “sağlam raporu” verilen binalara güvenilebilir mi?
Raporun kapsamı çok önemlidir. Yüzeysel incelemelerle verilen raporlar her zaman yapının gerçek dayanımını yansıtmayabilir.
Bugün en büyük risk hangi yapı grubundadır?
1970–2000 yılları arasında denetimsiz ve düşük kaliteli malzemeyle inşa edilen apartmanlar en yüksek risk grubunu oluşturmaktadır.
6 Şubat 2023 depremleri, Türkiye’de özellikle 1970–2000 yılları arasında oluşan plansız, rüşvetle büyüyen ve mühendislikten uzak yapılaşmanın ne kadar büyük bir tehdit olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Gecekondudan apartmana dönüşen kaçak yapılar, düşük kaliteli betonla inşa edilen binalar ve denetimsiz dönemlerin mirası bugün milyonlarca insanın hayatını riske atmaktadır.
Artık sorun deprem değil, güvensiz binalardır. Geçmişte yapılan hatalarla yüzleşmeden, cesur ve kararlı adımlar atmadan güvenli şehirler kurmak mümkün değildir. Kentsel dönüşümün hızlandırılması, yapı denetiminin tavizsiz uygulanması ve toplumun bilinçlendirilmesi, yeni felaketlerin önüne geçmenin tek yoludur.
Aksi halde çıkarılmayan her ders, bir sonraki depremde çok daha ağır bedellerle karşımıza çıkacaktır.